palyaçonun intiharı
vicdan mastürbasyonunuz bittiyse, gerçek cehenneme hoş geldiniz.
[Tetikleyici İçerik: Şiddet, Travma ve Saf Karamsarlık]
Palyaçonun İntiharı
Gözlerinizi açıyorsunuz. Hayır, uyanmıyorsunuz; sadece sistemin sizi tekrar fişe takmasına izin veriyorsunuz. Bilinciniz daha yerine gelmeden, eliniz o ışıklı, dikdörtgen tanrıya uzanıyor.
Bu bir tercih değil, bir refleks.
Pavlov’un köpeği bile zil sesini beklerdi, sizin zile bile ihtiyacınız yok.
Kaydırıyorsunuz.
Başparmağınızın o mekanik hareketi, nefes almaktan daha hayati.
Bir kedi videosu. Yalandan bir sırıtış. Kaydır.
Bir influencer’ın, sponsorlu bir tatil uğruna ruhunu “like” borsasında pazarladığı fotoğraf. Çift tıkla. Beğen. Kaydır.
Ve sonra...
Parçalanmış bir çocuk cesedi. Bombalanan bir şehir. Açlıktan kaburgaları sayılan bir insan.
Duraksıyorsunuz. Tam 3 saniye. Yas süreniz bu kadar.
İçinizden, o sahte merhamet deposundan cılız bir ses yükseliyor: “Ah, insanlık ölmüş.”
Hemen o vahşeti alıp, kendi dijital vitrininize yapıştırıyorsunuz. Altına kırık bir kalp, belki gözünde yaş olan bir emoji. Yazı tipi “Bold” olsun, daha dikkat çeker.
Paylaş butonuna bastığınız an, damarlarınızda o ahlaki orgazmı hissediyorsunuz. “Ben görevimi yaptım. Ben susmadım.”
Vicdanınızın fermuarını çekiyorsunuz.
Başkalarının cehennemi, sizin içerik malzemeniz. O insanların sıcak kanı, sizin etkileşim oranınız.
Bir cesedin üzerinden prim kasmakla, o cesedi çiğnemek arasında eylem farkı olsa bile, niyet farkı yoktur.
Bana gelip “farkındalık yaratıyoruz” masalını okumayı kesin. Siz farkındalık yaratmıyorsunuz, siz düpedüz vicdan mastürbasyonu yapıyorsunuz. Ve kabul edin, bu sizi fena halde rahatlatıyor.
Farkındalık, vicdanınızı ucuza temizleyen ıslak mendilden başka bir şey değil. Yemekten sonra ağzınızı siler gibi, dünyanın pisliğini siliyorsunuz üzerinizden. Tertemiz olduğunuzu sanıyorsunuz.
Ama o koku… O çiğ et ve çürümüşlük kokusu gözeneklerinize işlemiş bir kere. Hangi parfümü sıkarsanız sıkın, ruhunuzdan yayılan o leş kokusunu bastıramıyorsunuz.
Korkuyorsunuz.
Cehennemde yanmaktan ya da toplumdan dışlanmaktan korktuğunuz için “iyi insan” taklidi yapıyorsunuz. Cezası olmayan bir suç işleme fırsatınız olsa, o “ahlaklı” maskenizi ne kadar hızlı çıkaracağınızı hepimiz biliyoruz.
Kamera yoksa, alkış yoksa, “aferin” yoksa siz de yoksunuz.
“Evrene güzel mesajlar gönderelim, frekansımızı yükseltelim..”
Evrenin senin o s**indirik pozitif enerjine ihtiyacı yok. Evren kaosla beslenir. Burası merhametin değil, sadece dişlerin ve pençelerin kazandığı devasa bir mezbaha. Ceylan aslana “lütfen beni yeme, pozitif enerji gönderelim” demez.
Kaçar ya da ölür.
O çok övündüğünüz aktivizminiz; klimalı odanızda, koltuğunuza gömülüp kahvenizi höpürdetirken attığınız 280 karakterlik bir tweet’ten ibaret.
Siz devrimin hashtag’lerle yapılacağını sanan dijital şarlatanlarsınız. Sabah “Savaşa Hayır” diye inleyip, öğleden sonra “Bu linke tıklayanlar için kazağım %20 indirimli” diyecek kadar ucuz tüccarlarsınız.
Ve en acısı ne biliyor musunuz? O hissettiğiniz öfke bile size ait değil.
Özgür iradenizle isyan ettiğinizi sanıyorsunuz ama sadece algoritmaların, sizi öfkelendirmek için önünüze attığı kemikleri kemiriyorsunuz. Acı satılıktır. Ve sizler bu kanlı pazarın en sadık alıcılarısınız.
Tepenizdekiler, o “büyükleriniz” sizi seviyor mu sanıyorsunuz?
Hayır. Bir çiftçi, ahırındaki koyununu neden severse, onlar da sizi o yüzden seviyor. Gözlerinizin içine aşkla bakmıyorlar; etinize, sütünüze, yününüze bakıyorlar. Sizi seviyorlar çünkü kurban bayramına kadar beslenmesi gereken sermayesiniz. Açlıktan nefesiniz kokarken “itibar” masallarıyla karnınızı doyuruyorsunuz.
Çamurun içinde debelenip yıldızlara baktığını sanan körlersiniz.
Siz mağduru oynamaya bayılırsınız. Ama haberiniz olsun; siz mağdur değilsiniz, siz suç ortağısınız.
Kaos seviyorsunuz. Çünkü hayatlarınız o kadar boş, o kadar gri ki; ancak başkalarının kırmızı kanını gördüğünüzde yaşadığınızı hissediyorsunuz.
Eğer aynaya bakacak cesaretiniz olsaydı, o acıklı paylaşımları yaparken aklınızdan geçen tek şeyin “Bu beni yeterince entelektüel ve duyarlı gösterdi mi?” olduğunu kabul ederdiniz.
Ama etmezsiniz. Çünkü o maske düşerse, altındaki çürümüşlüğü, o “iyi insan” kostümünün içindeki canavarı göreceksiniz.
Hele o inancınız... Vitrine koyup parlattığınız o inancınız, Tanrı ile yaptığınız kirli bir tüccar pazarlığından ibaret.
“Ben beş vakit eğilip kalkayım, sen bana sonsuz cenneti ver.” “Ben aç kalayım, sen bana şarap ırmakları ve huriler ver.”
Bu iman değil bayım, bu ticaret. Hatta daha doğrusu; rüşvet.
“Bak dosyamın arasına sevap sıkıştırdım, benim işimi hallet” diyen rüşvetçiden ne farkınız var?
Siz Tanrı’yı, dualarla ve kurbanlarla “kafaya alabileceğiniz” yozlaşmış bir bürokrat sanıyorsunuz. Diliniz ayet okurken, zihniniz o “haram” dediğiniz ama salyalar akıtarak arzuladığınız günahlarda.
Cenneti satın alamazsınız. Çünkü ruhunuz çoktan ipoteklendi. Pazar yerinde en ucuza giden mal sizin haysiyetinizdi ve siz pazarlığı bile yapamadınız.
Ama sanmayın ki ben sizden üstünüm.
Kendi trajedisinin başrolünde oynayan, senaryoyu unuttuğu için sahnede krizler geçiren o palyaço benim. Yüzümdeki rengarenk boya terden ve yaştan akıp gittiğinde altından çıkacak olan şeyin “insan” olduğuna kimse iddiaya girmesin. Kaybedersiniz.
İçimdeki o tehlikeli canavarı zapt etmek için, dışarıdaki zararsız soytarıyı oynamak zorundayım. Gırtlağımı yırtan o kahkahalar neşe belirtisi değil. Kimse içimdeki o zincire vurulmuş kralın öfkesini hissetmesin diye, ses tellerimden kan gelene kadar gülüyorum.
Ben, ısırma kapasitesi olduğu halde dişlerini göstermemeyi seçen o iradeli canavarı, dişleri söküldüğü için uysal duran korkağa tercih ederim.
İyilik bir tercih olmalı, çaresizlik değil.
Dünya bir tımarhane ve ben deliliğimi kabul etmiş bir hastayım. Siz ise doktor önlüğü giymiş delilersiniz. Ve inanın bana; en tehlikeliler, deli olduğunu reddedenlerdir.
Tek başına dans etmek zor geliyor artık. Oysa eskiden müziğe bile ihtiyaç duymazdık. Şimdi, o “büyük” adamların, o “önemli” insanların arasında kendimi küçücük hissediyorum. Varlığı beş para etmez tipler kendilerini dev aynasında görürken, gerçekten ruhu olanlar bu kaosun içinde ezilip gidiyor.
Şu an, tam şu saniye, ağzımın ucuna gelen en ağır küfürleri yutuyorum. Sadece kusmak istiyorum. Tükettiğim yalanları, sahte nezaketleri, vıcık vıcık samimiyetleri... Hepsini kusup rahatlamak istiyorum.
Pandora’nın kutusu açıldığında, dışarıya kötülükler saçıldı. Kutunun dibinde ise tek bir şey kaldı: Umut.
Ve biz aptallar, binlerce yıldır bunun bir “teselli” olduğunu sandık. Oysa o kutuyu hazırlayanlar sadistti. En büyük kötülüğü en sona saklamışlardı. Çünkü umut, işkenceyi uzatmaktan başka hiçbir işe yaramaz.
Neden her sabah o s*kik alarm çaldığında uyanıyorsun? Neden nefret ettiğin o işe gidiyor, tiksindiğin insanlara gülümsüyorsun? Çünkü “gelecek” diye bir yalan satıldı sana. “Bir gün her şey düzelecek” yalanı.
Umut, fakirin ekmeği değildir. Umut, kölenin zinciridir.
Köle isyan etmesin, zincirlerini kırmasın diye damarına enjekte edilen en güçlü uyuşturucudur.
Size bir sır vereyim mi? Tünelin ucunda ışık falan yok. O ışık, üzerinize gelen trenin farı.
Ben umudumu kaybettim. Ve hayatımda ilk defa bu kadar hafifim. Düzeleceğine inandığınız sürece, bozuk düzenin çarklarını çevirmeye devam edeceksiniz.
“Güzel günler göreceğiz” diyenler, o günleri asla görmeyeceğimizi en iyi bilenlerdir.
Vazgeçin. İpin ucunu bırakın. Dibe vurun.
Çünkü sadece dibe vuranların düşecek yeri kalmamıştır. Havada asılı kalan o “umutlu” ahmaklar ise sonsuza dek o boşlukta sallanmaya mahkumdur.
Bütün bunları neden yazıyorum?
Sizi kurtarmak için değil. Sadece giderayak, o tren bana çarpmadan önce vagonun camına kanımla “gördüm” yazmak için. (Hiçbir şeyin anlamı olmadığını bildiğim halde, o duvarlara yazı yazmaktan kendimi alamıyorum. Bu da benim lanetim; anlamsızlığa anlam yüklemeye çalışmak.)
Elimi uzatsam tutacağım, biliyorum. Ama elleriyle hazırladığı sonu gözleriyle göremeyen o ahmaklardan olmak istemiyorum.
Bırakalım yağmur yağsın. Islanalım. Kimse anlamasın yüzümüzdeki ıslaklığın gökyüzünden mi yoksa göz pınarlarımızdan mı geldiğini. Zaten anlasalar ne değişecek?
Duraksıyorum. Elim havada asılı kalıyor.
Gerçekten “son defa” olduğunu bilseydim, bazı durumlarda daha farklı davranırdım. Omuz silip geçtiğim, kırdığım insanlara daha sıkı sarılırdım mesela. İnsanlar olarak hayatı çok hoyrat yaşıyoruz. Yarını çantada keklik sanıyoruz.
Ben iflah olmaz bir romantiğim sanırım; sonları hiç sevmiyorum. Veda etmeyi beceremediğim için, hep hikayenin en güzel yerinde kaçtım. O yüzden bu hikayenin de bitmesine izin vermeyeceğim.
Işık üzerime geliyor. Metalin metale sürtünme sesi, kafatasımı çatlatacak kadar tiz. Gözlerimi kapatmıyorum. Kollarımı iki yana açıp o büyük darbeyi, o huzurlu sonu bekliyorum.
Ve...
Tren içimden geçip gidiyor.
Kemiklerim kırılmıyor. Kanım cama sıçramıyor. O tonlarca ağırlık, bir hayaletin içinden geçer gibi bedenimi delip geçiyor. Sadece rüzgarı yüzümdeki palyaço boyasını biraz daha dağıtıyor, o kadar.
O an, o korkunç gerçeği anlıyorum.
Ben rayların üzerinde beklemiyormuşum. Ben zaten o vagonun içindeki mutsuz kalabalıktan biriymişim.
Yıllar önce ölmüşüm de, yasımı tutan olmamış.
Korkmayın, ceset görmeyeceksiniz.
Çünkü ölüler intihar edemez.
Sonları sevmem demiştim size. Bakın, bitmedi. Yarın sabah o alarm yine çalacak. O ışıklı dikdörtgeni ben de elime alacağım. Ve biz, yaşayan ölüler olarak birbirimize gülümsemeye devam edeceğiz.
Kadehimi, ölüp de gömülmeyi unutanlara kaldırıyorum.
“La Commedia è finita!”
Oyun bitti çocuklar. Gülebilirsiniz.
Şerefe.
O tren bir daha durmayacak.
Ya rayların üzerinde aptalca bekleyip sistemin seni ezmesini izlersin ya da o vagonun içine atlayıp bizimle birlikte bilinmeze gidersin.
Dışarıda kalırsan üşürsün, içeri girersen yanarsın. Ama en azından yaşadığını hissedersin.






Sisteme sövüp, sistemin içinde bunu yayınlaman büyük ironi. Ama sanırım 'palyaço' metaforuyla kendini de bu çöplüğün içine katarak en büyük eleştiriyi kendine yapmışsın. İntihar mektubu değil, cinayet itirafı gibi olmuş. Hepimizi öldürdün bu gece. Helal olsun.
"La Commedia è finita. alkışlayan yok çünkü hepsi ölü."