kirlenmiş gerçeğimi soluyorum
bana o lekesiz hiçliği anlatma
Kirlenmiş gerçeğimi soluyorum.
Hâlâ melek mi arıyorsun? Git kendi yalanlarına sarıl.
Senin o temiz meleklerin yaşamıyor. Onlar sadece var oluyorlar.
Ben onlara yaşamayı vaat ediyorum.
Bana meleklerini göster.
Onlara dokunmama izin ver.
O herkesten sakladığın, o "en değerli" hazineni bana aç.
Aç ki, onun aslında ne kadar dayanıksız olduğunu sana kanıtlayayım. Aç ki, o "kutsallık" dediğin şeyin, benim tek bir nefesimle nasıl da buharlaşıp yok olacağını gör.
Bütün günahların zaten benim koleksiyonumda.
O küçük yalanların, kimse görmediğinde yaptığın hesapların. Kalabalıkta birine gülümserken aklından geçen o karanlık cümlelerin hepsi benim.
Onlar sıradan. Onlar herkesin.
Senin "insan" olma çabanın sıkıcı birer parçası.
Ama ben onlarla ilgilenmiyorum. Ben ana yemeği istiyorum.
Ben senin herkesten sakladığın, kimsenin dokunmadığı, hâlâ ‘temiz’ olduğuna inandığın o parçanı istiyorum. O parlak, sahte gülüşlerinin altındaki ‘iyiliği’ istiyorum.
Bana meleklerini göster.
Ne o? Zor mu geldi?
Zor gelmesi normal. Çünkü sen de onların bir yalan olduğunu biliyorsun.
Meleklerini ne sanıyorsun? Sabah uyandığında doğru olanı yapacağım diye kendine verdiğin sözler mi?
Yolda gördüğün dilenciye kendini daha iyi hissetmek için fırlattığın o bozukluk mu? O “lütfen” o “teşekkür ederim” mi? Sosyal maskelerin mi senin meleklerin?
O kadar kolay mı?
Benim cehennemim dürüstlük üzerine kurulu. Benim karanlığım net. Orada kimse "mış gibi" yapmaz. Herkes, o "sefil oyun" dediğin şeyin kurallarını bilir ve ona göre oynar. İkiyüzlülük yok, sadece saf bir kabulleniş var.
Ama senin cennetin... o senin meleklerin… Onlar ikiyüzlülük üzerine kurulu. Onlar korku üzerine kurulu. Onlar "başkaları ne der?" üzerine kurulu.
Sen iyi olduğun için değil, kötü olmanın sonuçlarından korktuğun için meleklere sığınıyorsun. Aydınlığı sevdiğin için değil, karanlığın içinde neyle karşılaşacağını bilmediğin için ışığa yapışıyorsun.
Meleklerin senin kalen değil, senin hapishanen.
ve ben, o hapishanenin duvarlarını yıkmaya geldim.
Bana meleklerini göster.
Göster ki, onlara karanlığın aslında ne kadar çekici olabileceğini öğretebileyim. Göster ki, onlara saflık dediğin şeyin, hiçbir şey yaşamamış olmak anlamına gelen sıkıcı bir boşluk olduğunu fısıldayabileyim.
Senin meleklerin o bembeyaz, lekesiz hiçliğin ta kendisi. Onlar tecrübesiz. Onlar cahil. hayatı, o "sefil oyunu" hiç oynamamışlar. Sadece vitrinde duran, tozlanmamış porselen bebekler.
Ama ben oynamayı severim. Kırmayı, kirletmeyi.
Senin o parlak meleklerin, benim karanlığımın içinde ne kadar dayanabilir? O beyaz kanatlar, benim çiğ kelimelerimle, paslı tütün kokan nefesimle kirlendiğinde de bu kadar parlak durabilirler mi?
Merak ediyorum.
Sanırım sen de merak ediyorsun.
Eğer etmeseydin, şu an bu satırları okumuyor olurdun. O melekler sana yetseydi, o "adil olmayan mahkemende" kendini aklayabilseydin, bana ihtiyacın olmazdı. Ama buradasın.
Çünkü o mahkemenin hakimi de, sanığı da, tanığı da sensin... Ama avukatın benim. ve sana tek bir kurtuluş yolu sunuyorum: Suçunu kabullen.
Suçun ne mi?
Suçun, hâlâ masum olduğunu düşünmek.
Hiçbir zaman kendini hazır hissetmeyeceksin.
Hazır olmak bir his değil, bir karar.
Şimdi o kararı ver.
Bana meleklerini göster.
Senden onları yok etmeni istemiyorum.
Öldürmeni de istemiyorum. ben o kadar kaba değilim.
Ben senden çok daha basit bir şey istiyorum: Onları bana ver.
Bana ver ki, onlara gerçek dünyayı göstereyim. İyilik ve kötülük arasındaki o ince çizginin aslında bir ilüzyon olduğunu, o çizgiyi silmenin özgürlük olduğunu öğreteyim.
Bana ver ki, onlara tutkuyu öğreteyim.
Çünkü senin meleklerin tutkulu değil. Görev bilinciyle hareket ediyorlar. "doğru olanı" yapıyorlar. Ne kadar sıkıcı.
Benim dünyamda "doğru" yoktur. "istenen" vardır. Arzulanan vardır.
Bana meleklerini gösterdiğinde, onlara ilk önce arzuyu fısıldayacağım. O temiz kulaklarına, o güne kadar duydukları bütün duaların tam tersi olan o yakıcı, dürüst kelimeleri...
Önce titreyecekler. Korkacaklar. "Hayır" diyecekler.
Ama o "hayır"ın içinde, o korkunun derinliklerinde, o zamana kadar hiç tatmadıkları bir şeyin filizlendiğini görecekler: Merak.
"Ya öyleyse?"
"Ya bu his, o kutsal histen daha gerçekse?"
"Ya cehennem, cennetten daha dürüst bir yerse?"
ve o merak tohumu bir kez ekildiğinde, o oyun biter. O beyaz porselen bebek çatlar.
Bana meleklerini göster.
Bana o ilk çatlağı göster. Bana o "iyi insan" maskenin altından sızan o ilk "ama"yı göster. O ilk şüpheyi...
O an, bir meleğin kanatlarının renginin koyulaşmaya başladığı andır. önce grileşir... sonra kararır.
ve inan bana, hiçbir beyaz kanat, benim karanlığımla lekelenmiş bir kanat kadar güzel görünemez.
O leke, bir utanç değil, bir tecrübe damgasıdır. O leke, o meleğin artık körü körüne inanmadığının, sorguladığının, yaşadığının kanıtıdır.
Parmak uçlarında diş izleri var. Kendi parmaklarını kemirirken tırnaklarını yuttun.
Kusmak istemiyorsun. Kusarsan sen de dışarı çıkarsın. Dışarıda hiçbir şey yok.
Çürüyerek var oluyorsun. Çürümezsen kaybolursun.
Çürümek istemiyorsun. Kaybolmak istiyorsun.
İçindeki adil olmayan o mahkemede kendini aklamaya çalışmayı bırak. O mahkemenin tek bir hükmü var ve o hüküm çoktan verildi.
Suçlusun.
Masum gibi davranmakla suçlusun.
İyi gibi görünmekle suçlusun.
Bütün o sefil oyunu oynarken, hâlâ bir parçanın temiz kalabileceğine inanmakla suçlusun.
Hiçbir yerin temiz değil. Sadece bazı yerlerin, diğer yerlerden daha iyi yalan söylüyor. Senin meleklerin, senin en iyi yalancıların.
ve ben yalancıları sevmem.
Bana meleklerini göster.
Onları susturmayacağım. Onları yok etmeyeceğim. Onları eğiteceğim.
Onlara benim ayetlerimi okuyacağım. Onlara 'günah' dedikleri şeyin neden sadece bir hata olmadığını, bir imza olduğunu anlatacağım. Onlara o "adalet" dediğiniz şeyin neden sadece güçlülerin elindeki bir silah olduğunu göstereceğim. Onlara bu silahı nasıl kullanacaklarını da ben göstereceğim.
Senin meleklerin bulutların üzerinde yaşıyor. Onları yeryüzüne, o betonun, o kanın, o çiğ gerçekliğin üzerine indireceğim.
ve o zaman, o betona çakıldıklarında, o beyaz tüyleri kire, pasa ve sigara dumanına bulandığında...
İşte o zaman gerçekten senin olmaya başlayacaklar.
Çünkü o ana kadar senin değillerdi. onlar, sana öğretilenlerin, toplumun, o "başkalarının" bekçileriydi.
Kir, insanı özgürleştirir. Hata, insanı gerçek kılar.
Bana meleklerini göster.
Göster ki, seni gerçek kılabileyim.
Göster ki, o "lekesiz hiçlikten" duyduğun korkuyu alıp, yerine "karalanmış olmanın gururunu" koyabileyim. Meleklerin neden senin anıtın olmasın? Onlar neden o karalanmış sayfanın bir parçası olmasın? Bırak o yırttığın, kanattığın her gece senin anıtın olsun.
Onları o beyaz sayfadan çekip alacağım. Onları benim mürekkebime batıracağım.
ve sonra...
Sonra onları sana geri vereceğim.
Artık "saf" olmayacaklar. Artık "masum" olmayacaklar. Ama "dürüst" olacaklar. "gerçek" olacaklar.
Benim olacaklar.
Çünkü bir melek bir kez düştüğünde, bir daha asla gökyüzüne geri dönemez. Ama cehennemi de evi gibi benimser.
Cennet sıkıcıdır. Cennet tekdüzedir. Cennet, o "adil olmayan mahkemenin" ta kendisidir.
Ben sana kaos vaat ediyorum. Ben sana tutku vaat ediyorum. Ben sana, o "sefil oyunun" kurallarını yeniden yazmayı vaat ediyorum.
Ama önce...
O elindeki son kartı da masaya koyman gerek.
Buraya gel ve o kirli sözleşmeyi imzala.
Bana meleklerini göster.
O son direncini kır.
O son yalanı da bitir.
Ama bana o lekesiz hiçliği anlatma.
Çünkü ben, kirlenmiş gerçeğimi soluyorum.
Sen ise, o temiz hiçliğin içinde boğuluyorsun.





Masum gibi davranmakla suçlusun cümlesini de alıp çerçeveletmek lazım. Hepimiz o adil olmayan mahkemede kendimizi aklamaya çalışmaktan yorulduk.
sanki doğru ve yanlış kavramları arasında sıkışan birine direkt olarak hitap ediyor gibi bir yazı. etkileyici ve yoldan çıkartma garantili olmuş, kalemine sağlık.